MENDERES’İN YAYINLARI 

Yaz  aylarında Menderes’ten oltayla balık tutarken delicesine çırpınan o balıklardan eser y

MENDERES’İN YAYINLARI 

MENDERES’İN YAYINLARI 

Yaz  aylarında Menderes’ten oltayla balık tutarken delicesine çırpınan o balıklardan eser yok

Baharın sıcak nefesini doğaya hofladığı, ekinlerin rüzgarla tavşan kovaladığı günler. Delikanlık günlerim, sustalı bir çakı gibi fırlıyorum yerimden. Karıcalı dağın koyağındaki yanmaya hazır çam çırası gibiyim. 
Cemre havaya, suya, toprağa değil de benim yüreğime düştü sanki. Uçurumlar küçülüyor, dağ yolları kısalıyor gözümde. Türkmen Deresi kar sularının berraklığıla ak köpükler savurarak gürül gürül akıyor.
 Zirvedeki kar erimeye başlamış ama dağlar taşlar bembeyez çiçek açmış. Gerilmiş doğanın kasıkları, doğurmuş Güneşi ve binlerce yıldız yıldız çiçekleri. Sanki yörük anaları darıları patlatıp da badem, ahlat, erik, kızılcık dallarına yapıştırmışlar. Kalanını da kırlara serpevermişler. Gelin taclarıyla süslenmiş dağlar bayırlar. 
Tüfeğimi alıp, hartuşlarımı kontrol ederken köpeğim Atik, kapıyı tırmalayıp havlamaya başlıyor. Lastik çizmeleri giyer giymez fırlıyorum sokağa. Annem arkamdan bağırıyor:
“Oğlum, kahvaltı yapsaydın, hiç olmazsa şu mayalı ekmekten alıver eline.”  
Annemin sactan yeni indirdiği sıcacık ekmeği elime alıp, ucundan ısıra ısıra irimden dağ yoluna yöneliyorum. Gökbel’e varırken kekik, mersin kokuları genizimi yakıyor. Kurudere’yi geçerken tepeden bir ses: 
 “Abi ben yukardayım, ateş etme,” diyor.
Başaranlı Nedim öğretmen. Ben onunla konuşurken benim köpek  Atik’le  Nedim’in Berduş oynaşmaya başlıyorlar. Pelit çalıları arasından fırlayan keçi sürüsüyle irkiliyoruz. Keçilerin ardında eli sopalı Yörük Abdil. Şapkasının siperini yukarı kaldırarak: 
“Hocam,  Arıcı Ahmet’in bostan tarlasında keklikler ötüyordu. Bir bakın bakalım!,” diyerek keçilerin ardından gidiyor. Biz de bostan tarlasına yöneliyoruz. 
Daha otuz metre gitmeden köpekler fermaya  geçiyor. Biz de tüfekleri omuzumuza yerleştirerek dikkatle onları izliyoruz. Ha kalktı, ha kalkacak derken yerde ölü bir keklik görüyorum. Nedim’i de gösterirken o da yerde ölmüş keklik yavrularını görüyor.
 İki ana baba ve ardında on bir keklik yavrusu yerde cansız yatıyor. 
Az ilerde bostana atılan zehir kutusu. Plastik kutu parçalanmış, içinede de su birikmiş. Suyu içen keklikler de yerlere serpilmiş. Nedim:
“Abi bu zehirler doğadaki canlıları yok edecek, “ derken içimize bir hüzün kaplıyor. Köpekler bile üzgün, ölmüş kekliklere dokunmuyorlar. 
Gökbel’den Aydın Ovasına şahmeran gibi uzanan Büyük Menderes Nehrine bakıyoruz. Karapınar, Nazlli, Aydın ovasının şah damarı. Doğum yapan bir kadın gibi kıvrım kıvrım kıvranıyor. 
Karapınar Ovasını bir göle çeviren nehrin üzerine baraj yapılmış. Taşan sular da tarlalardan çeklmiş. Kanal köprüsünden geçerek Paşa Yeri’ne doğru ilerlerken Terzi Oturak geliyor karşıdan.
“Hocam, Menderes kenarında ördekler savruluyor. Oraya gidin,” diyor.
 Biz de bahçe aralarından ilerliyoruz. Sazlıktan geçerken iki çuklluk havalanıyor. Birne ben ateş ediyorum, düşüyor. Atik koşarak alıp geliyor. 
Tarla aralarındaki anlardan ilerlerken otların arasından bıldırcınlar havalanıyor. Nedim de ben de atıyoruz. Nedim’in köpeği vurduğu bıldırcını getiriyor ama benim Atik durmadan tarlada dolanıyor.
 Dolana dolana Menderes kıyısına doğru gidiyor. Aaaa, o da ne? Tarlada iki tane büyük yayın balığı. Her biri yüz kiloya yakın. Çekilen suyun içinde çırpınıyorlar. Suyun dışında kalan sırtları güneş yanığı  olmuş, kararmış. 
Kara gözlerinde bir nokta hüzün. Çaresiz çamura bulnmış bir yoksul çocuk. Yakaran gözlerde yanıp sönen ışık, düşücelerimiz karman karışık. Bir traktör bulup gelip bu balıkları iple bağlayarak çekip, çıkarıp satsak mı? Yoksa bir çözüm üreterek balıkları Menderes’e ulaştırsak mı? 
Hava da soğuk mu soğuk. Rüzgar vurdukça yeni sürgün veren söğüt ağaçları, Karaağaçlar hışırdıyor. Dalların arasından süzülen ışıklar Menderes’in sularında yakamozlanıyor.
 Otlar, çalılara yapışarak ağaçların arasında kurda kuşa sığınak olurştururken gözüme bir orak ilişti. Yanında da bir kürek… Sanırım geçen yazdan kalmış. Birileri tekrar kullanmak için saklamış olmalı… 
Sanki içimizde bizden ayrı bir ben daha var. Orağı, küreği göstererek balıkları Menderes’e göndermemizi istiyor. Yıllardır Menderes’in tertemiz sularında yüzen,  yosunlaşmış, bıyık ve sakalıyla yaşlanmış bir dedeyi anımsatan balığın yüzünde geçmiş çağların  bir çiçek çekingenliği var. 
Yıllardır etiyle insanları besleyen bu balık, şimdi yaşamının bağışlanmasını, yol açılarak sulara kavuşmayı bekliyor. Hiçbir şey konuşmadan ben orağı alarak Menderes’ten yana yolu kapayan söğüt dallarını kerserek yolu açmaya yöneldim. Kestiğim dalları ve oradaki kütükleri açarken Nedim de küreği kaparak millenmiş su yolunu açıyordu. 
Biz bu işlerle uğraşırken balıkların bir bakışı vardı ki görseniz dayanamazsınız. İkisinin de gözlerinden ikişer damla yaş yaş süzülüyor. Bakışlarıyla bizim çalışmalarımızı izlerken yüreklerinden akan bir enerji ile bize güç veriyor. Ağaç dallarını temizledikten sonra Nedim’in açtığı yolaktan Menders’in suyu gelmeye başladı ama iki karışlık bir su.
 Koskoca balıkların oradan yüzerek Menderes’e ulaşması olanaksız. O yerinde duramayan köpekler kuru otların üstüne yatarak hem bizi izliyorlar, hem de balıklara bakıyorlar. İnanıyorum ki hayvan dediklerimiz, bizim zor anlayacağımız bir dille duygularını anlatıyorlar.
Su yolunu biraz daha derinleştirince su da dizimize değin çıkmaya başladı. Nedim, 
“Abi, balıkların ardından itelim de  sudan kayarak Menderes’e ulaşsın,” dedi.
 Yaz  aylarında Menderes’ten oltayla balık tutarken delicesine çırpınan o balıklardan eser yoktu. O denli uysallar ki, yüzgeçlerini okşuyoruz. Bıyıklarına dokunuyoruz, uysal bir kedi gibi hiç kıpırdamıyorlar. 
Öndeki balığın iki yanından Nadim’le tutarak Menderes’e doğru ittik ama yerinden kıpırdatmak çok zor.Tam umutsuzluğa kapılacağımız bir anda balık öyle şahlandı ki itmemeizle Menderes’e boyladı. Tabi üstümüz başımız çamur banyosu oldu.
Eşinin gittiğini gören balık huzursuzlaştı, durmadan çırpınıyor. Hemen balığın iki yanına geçerek yüzgeçlerinden tutarak itmeye başladık. Balık da bizi yardım etmek istercesine çırpınıyor.
 Sonunda o da ereğine ulaştı ama yayını iterken biz de Menderes’e düşüyorduk. Balıklar Menderes’in sularına ulaştı, bizim üstümüz başımız çamur. Birbirimize bakarak gülüyoruz… Balıkları kurtardığımız için de mutluyuz. 
Elimizi yüzümüzü yıkayıp üstümüzü biraz düzeltirken bir rüzgar çıktı ki ağaçları kökünden sökecek sanki. Şaşkınlık içinde sağa sola bakarken Menderes’in suyu kabarır gibi oldu. Söğüt ağaçları arasından başlarını uzatan iki yayın balığı ağızlarıyla bize su fışkırtıyorlardı.
 Gözlerimiz yaşadı onları bakarken. Gözlerinin ışıltısından mutlulukları belliydi. Balıklar bile kendilerine yapılan yardımın farkındaydı. Köye dönerken ortalık kararmış tek tük yıldızlar göz kıpmaya başlamıştı. 
Şimdi  düşünüyorum da aradan elli yıl geçmiş.  Aydın Ovasının can damarı Şahmeranı öldürdüler. Onun yerine bir engerek yılanı geldi ki durmadan zehir akıyor. Tarlalar çoraklaştı, ağaçlar sarardı, suyunu içen hayvanlar ölüyor. 
Etkili ve yetkili kişiler vatan, millet şarkıları söylemeye devam ediyor. Orhan Veli geliyor usuma.
 “Ne atom bombası, ne de Londra konferansı, / Bir elinde ayna, bir elinde cımbız, umurunda mı dünya….” 
Yazık… çok yazık… 
Etem ORUÇ 
11 Nisan 2020

İsa Kırım

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER